7 Eylül 2019 Cumartesi

HİTİT EJDERHANIN ÖLDÜRÜLMESİ MİTOSU



Aslında Babil’in yaradılış Destanı İngilizlerin “Mummer’s Play”i ve dünyanın çok yerinde görülen benzeri hikaye ve oyunlar tarafından temsil edilen yeni yıl mitlerini andırır. Hikayenin özünü, kötülüğün güçlerini simgeleyen bir düşmanla, ilahi güçlere sahip bir kahraman arasında ritüeli çağrıştıran bir mücadele oluşturur. İki farklı versiyonu vardır. Her ikisi de kabaca Fırtına Tanrı’sının (çünkü kahramanımız bu tanrıdır) Ejderha tarafından kızdırılmasıyla başlar. Birinci versiyona göre, Fırtına Tanrısı diğer bütün tanrıları yardıma çağırır ve Tanrıça İnaraş basit bir entrika planlar. Tanrıça her türlü içkinin fıçılar halinde bol miktarda bulunduğu büyük bir ziyafet verir. Ardından Huppaşiyaş isimli bir adamı kendine hizmet etmesi için çağırır. Huppaşiyaş cevabında “Eğer seninle bir gece beraber olabilirsem gelip sana hizmet ederim” der. Bunun üzerine tanrıça onunla yatar. En sonunda deliğinden çıkıp, hazırlanan yemekleri yiyip, içkileri içmesi için ejderhayı davet eder.
Bunun üzerine ejderha çocuklarıyla birlikte gelir. Yerler ve içerler, fıçılarca içkiyi bitirir ve susuzluklarını giderirler. O kadar fazla yiyip içmişlerdir ki, deliklerine tekrar giremezler. Bunun üzerine, Huppaşiyaş gelir ve Ejderhayı bir iple bağlar. Daha sonra Fırtına tanrısı gelir. Ejderha İlliyankaş’ı yere serer ve diğer tanrılar ona yardım eder.
Buradan sonra tuhaf bir hal alan hikayenin son bölümü kayıptır.
“İnaraş, Tarukka Eyaleti’ndeki bir kayanın üzerinde bir ev yaptı ve oturması için evi Huppziyaş’a verdi. İnaraş ayrılırken şu tembihte bulundu: “Hoşça kal. Ben artık gidiyorum. Pencereden dışarı bakma, çünkü eğer bakarsan çocuklarını ve karını görürsün” Ama aradan yirmi gün geçtikten sonra Hupişiyaş pencereyi açtı ve karısı ile çocuklarını gördü. İnaraş seyahatten döndüğü zaman, “Bırak ve gideyim” diye sızlanmaya başladı.”
Öykünün ikinci versiyonuna göre, Erderha, Fırtına Tanısını yenmekle kalmaz ama aynı zamanda kalbini ve gözlerini de ele geçirerek onu aciz durumda da bırakır. Onları kurtarmak için fırtına tanrısı bir hile düşünür. Fakir bir adamın kızından erkek bir evlada sahip olur. Bu erkek çocuk büyüyünce Ejderha’nın kızını kendine gelin olarak alır. Fırtına tanrusu oğluna şu tembihte bulunur: “Gelinin evine girdiğin zaman, onlardan kalbimi ve gözlerimi iste” Oğlu istenileni yapar ve çalışmış olan organlar tereddütsüz iade edilir.
Ardından onları babasına, Fırtına Tanrısı’na getirir ve Fırtına tanrısının kalbini ve gözlerini yerlerine geri yerleştirir. Vücudu eski haline döndükten sonra savaşmak üzere denize açılır ve onunla çarpışmak için geldiklerinde bu kez Ejderha’yı alt etmeyi başarırı.
Fırtına Tanrısı’nın oğlu, Ejderha’nın evinde yaşamaktadır ve bu yüzden babasına bağırır: “Bana da vur! Beni ayrı tutma!” Bunun üzerine Fırtına tanrısı hem ejderhayı hemde öz oğlunu yere serer.
Öyküler halk kültüründen alınmalıdır ve ne edebi ne de dini anlamda onları yüceltmek gayesi güdülmemiştir.
Malatya’da bulunan bir alçak kabartmada kendisinden daha küçük birinin eşliğindeki tanrı kıvrılarak gelen bir yılana karşı elindeki mızrağı kaldırmış bir halde ilerlemektedir. Yılanın vücudundan alevler çıkmaktadır.

HİTİT DİNİ / ETİLERDE DİN

Hitit Dini / Etilerde Din



HİTİT DİNİ / ETİLERDE DİN


Kültürlerin bir parçası olan din, tarihin her döneminde, insanoğlu için önemli bir yere sahip olmuştur. Hitit dini incelendiğinde, farklı etnik kökenlere ait birçok öğenin bir araya gelmesi ile oluşmuş bir kültür mozaiğiyle karşılaşılır. Hitit kültürünün bir parçası olan inanç sistemi de pek çok değişik öğenin birleşmesinden oluşmuştur. Hint-Avrupalı bir toplum olan Hititler kendilerine ait kültür öğelerinin yanı sıra tanıştıkları yeni kültürlerden, bünyelerine uygun gördükleri pek çok unsuru kabul etmişlerdir. Böylece dinsel görüşleri de ilkelden başlayarak gittikçe karmaşıklaşmış, Eski Hitit Dönemi’ne ait metinlerde geçen birkaç tanrıdan oluşan tanrılar topluluğu, İmparatorluk Dönemi’nde sayı olarak artmış ve bunun sonucu olarak tanrılar topluluğu oldukça kalabalık olan bir dine sahip olmuşlardır.
Çok tanrılı dinlerde sular, gökyüzü, toprak, ay, güneş gibi daha birçok unsur ilahlaştırılmıştır. Hitit inanç sisteminde de bunun gibi doğa unsurları ayrı ayrı tanrılar ile temsil edilmiştir; Güneş Tanrıçası, Gökyüzü/Fırtına Tanrısı, Kırların Koruyucu Tanrısı gibi. Bu noktada “Hitit dininin, başlangıçta bir doğa dini mi” olduğu sorusu akla gelmektedir. Hitit tanrılarının isimleri Hattice, Hurrice, Sümerce olmasına karşın söz konusu tanrının işlevi ve niteliği değişmemektedir. Örnek vermek gerekirse, Hitit pantheonunun baş tanrısı olan Fırtına Tanrısı'nın Hattice adı Taru, Hurrice adı ise Tesup'tur. Hititler tanrıları ile nasıl bağlantı kuruyorlardı? Onların neler istediklerini nasıl bilebiliyorlardı ve kendilerini tanrılara nasıl ifade ediyorlardı? Semavi dinlere ve hatta Hinduizm'e baktığımızda, insanlara gönderilen bir kutsal kitap ve tanrı ile insan arasında bir köprü oluşturan peygamberlik kavramlarını görürüz. Hitit dininde ve hatta pek çok Anadolu ve Mezopotamya dinlerinde, böyle bir aracının olmadığı, ancak rahip ve rahibeler gibi din görevlileri dışında tanrılara yakınlığı ile bilinen kişiler olduğu, okunan çivi yazılı metinlerden anlaşılmaktadır. Bu noktadan hareketle, tanrıları ile yakınlaşacakları, onlara hizmet edecekleri, onlardan kendileri ve ülkeleri için isteklerde bulunacakları bir uygulamaya ihtiyaçları olduğunu düşünebiliriz. Herhalde, büyük bir itina ile düzenledikleri bayram törenleri, tanrılar ile iletişim konusunda önemli rol oynamaktaydı.
İÇERİK RESİMLERİ
Hitit inancına göre, tanrılar tıpkı insanlar gibi yaşamakta, yiyip içmekte, aralarında kavga etmekte, birbirleri ile evlenmekte ve çocuk sahibi olmaktadırlar.Hititlerin tanrılarını kendileri gibi düşündüklerini en iyi biçimde Boğazköy (Hattuşa)’de yer alan Yazılıkaya açık hava tapınağında görmek mümkündür. Boğazkale’nin yaklaşık 2 km. kuzeydoğusunda kalker kaya sivrileri arasında yer alan iki doğal kaya odasını Hititler, kült törenlerini yerine getirmek için kullanmışlardı. Bu kutsal alanın kaya yüzeylerine usta bir işçilikle yapılmış sahnelerde yer alan tanrılardan; erkek tanrıların çoğu ucu sivri, konik biçimde ve boynuzlarla donatılmış bir külah giydikleri görülür. Külahlarında yer alan boynuz sayısının çokluğu tanrının rütbesinin yüksekliğini gösterir. Üzerlerinde beli kemerli kısa etek ve ayaklarında uçları yukarı doğru kıvrık ayakkabılar vardır. Tanrıçalar ise, başlarında şehir surunu andıran silindirik başlık ve üzerlerinde yerlere kadar uzanan beli kemerli ve pilili etek, bluz ve pelerin ile betimlenmişlerdir.Tanrıları, beraberlerinde yer alan kutsal hayvanları, atribüleri ve hiyeroglif yazıtlar aracılığıyla tanıyabilmekteyiz. Anadolu’da Boğazköy dışında, imparatorluğun egemenlik alanını işaret eden bazı yerlere dönemin Hitit kralı tarafından yaptırılan kaya kabartmaları bulunmaktadır. Örneğin; Adana’da Sirkeli anıtı, Kayseri’de Fraktin kabartması ve Konya’da Hatip anıtı gibi. Bunların üzerinde yer alan kral, kraliçe ya da tanrı betimleri ile beraber görülen hiyeroglif yazıtlar, kaya anıtının kesin tarihini ve dolayısıyla kabartmada betimlenen kral ya da kraliçenin kimliklerinin belirlenebilmesi açısından son derece önemlidir.
İÇERİK RESİMLERİ
Hitit inancına göre insan gibi düşünülen tanrıların bir de yaşadıkları evleri olmalıydı. Hitit metinlerinde Ékarimmi-/ Ékarimna- ve Sümerce’den alınan É. DINGIR, “tapınak” kelimesi için kullanılmaktaydı.Halka açık bir tapınma yeri olmayan tapınak yapılarının özel bir odasında, tanrıyı simgeleyen bir de heykel bulunmaktaydı. Bu heykel her gün belirli bir törenle temizlenmekte ve tanrıya sunulmak üzere, onu temsil eden heykelinin önüne, kurbanlar konulmaktaydı.
Hitit Tanrıları
1.Hattili Tanrılar
Fırtına Tanrısı & Güneş Tanrıçası/Arinna’nın Güneş Tanrıçası: Taru & Wuruşema (Hitit pantheonun baş tanrı çifti) Oğulları: Telipinu (tarımla uğraşan, tahılların büyümesini sağlayan ve bereketliliği temsil eden tanrı) ve karısı Hatepinu, Nerik kentinin Fırtına Tanrısı ve Zippalanda kentinin Fırtına Tanrısı Kızları: Mezulla Torunları: Zintuhi
Yeraltı Tanrıları: Lelwani, İşduştaya, Papaya
Savaş ve Salgın Hastalıklar ile Veba Tanrısı: Şulinkatte
Savaş Tanrısı: Wurunkatte
Büyü ile ilgili tanrıça: Katahzipuri

2.Hurrili Tanrılar
Fırtına Tanrısı & Güneş Tanrıçası: Tesup & Hepat Oğlu: sarruma
Çift cinsiyetli tanrıça: sausga (Koruyucu tanrıça işlevinde gördüğümüz sausga, bazı kaynaklarda sağ elinde bir kap tutan kanatlı kadın bazı kaynaklarda ise sağ elinde balta tutan bir erkek olarak görülür)
İÇERİK RESİMLERİ

3.Hitit Tanrıları
İlk Hitit belgelerinden biri olan Anitta metninde “bizim tanrımız” olarak bahsedilen tanrı siu, daha sonra Hititçe metinlerde genel olarak “tanrı” anlamına gelen bir kelime olarak kullanılmıştır.
Işık Tanrısı: siu
Tahıl ve Hububat Tanrısı: Halki
At üzerindeki Tanrı: Pirwa
Tanrılaştırılmış Gün: siwat
Tanrılaştırılmış Gece: İspant

4.Hint Tanrıları
İndra, Mitra, Varuna, Nasatya.

5.Luwi Tanrıları
Çoğunlukla başkent Hattuşa dışındaki Hitit merkezlerinde tapınım görürlerdi. Adları çoğunlukla sihirle ilgili törensel eylemlerde geçerdi.
Personel ve Yönetmelik
Hititlerin yaşamlarında oldukça önemli bir yere sahip olduğu anlaşılan bu “bin tanrılı” dinin icrasında, ne denli büyük bir organizasyonun gerektiğini düşünebiliriz. Çünkü dinsel faaliyetler içinde daha önce belirttiğimiz bayram törenleri dışında; kehanet, fal, dua, ölü gömme merasimleri gibi daha birçok işlevin eksiksiz ve doğru bir şekilde yerine getirilmesi gerekmektedir.
Tapınakların ekonomik gücünü sağlayan tarım işçilerinin, sanatkârların; rahip ve rahibelerin; tanrılara törenler sırasında sunulan tüm yiyecek ve içeceklerden sorumlu olan mutfak çalışanlarının görevlerini aksatmaları, ülkeyi tehlikeli bir duruma sokabilirdi. Çünkü, Hitit inancına göre tanrılara hizmet ederken yapılabilecek bir hata tanrıların öfkelenmesine neden olabilir ve bunun sonucunda da ülke zarar görebilirdi. Bu nedenle, tüm tapınak görevlilerinin hizmet, temizlik, güvenlik gibi konularda çalışma talimatlarını içeren enstrüksiyon metinleri hazırlanmıştır.
İÇERİK RESİMLERİ
Bayramlar
Hitit dininin uygulama alanlarından bir olan “Bayramlar” da değişik etnik kökenlere ait unsurları birleştirmiş ve Hititler tarafından tabletlere ayrıntılı bir şekildekaydedilmiştir. Bu yönü ile bayram metinlerini, törenlerin nasıl yapılması gerektiğini gösteren birer enstrüksiyon metni olarak da tanımlayabiliriz.
Belli bir takvime bağlı olarak, yılın değişik dönemlerinde düzenli bir şekilde icra edilen ve büyük hazırlıklar sonucu gerçekleştirilen bayramlar, bolluk ve bereket, verimli yağmurlar, bol mahsul, hayvanların çoğalması, kralın gücünün artması, dinsel temizliğin sağlanması için, tanrıları memnun edecek dinsel törenlerdir. Tanrılara yiyecek ve içecek vermek, onlara kurbanlar sunmak, dinin gerektirdiği gündelik işlerdendi. Bayramlar ise, bunun daha yüksek düzeyde, daha kalabalık bir toplulukla ve daha zengin malzemeyle yapılması demektir.
Ancak Hititler’deki bayram anlayışı ile günümüz bayram kavramı birbirine karıştırılmamalıdır. Hepsi belli bir amaç doğrultusunda ve törensel bir hava içerisinde yapılan bayramlarda uygulanan danslar, müzik icrası, bazı oyunlar ile ziyafetler oldukça neşeli görünmektedir. Bununla beraber, bazı bayramlar daha sade kurban ritüellerini içeren seremoniler halindedir.
Bayram kelimesi tek bir kutlamayı çağrıştırıyor olsa da, Hitit bayramlarının bazılarının kutlanması bir günde tamamlanmaz; içerisinde bir kaç gün süren, çeşitli kentlerde icra edilen ve hatta bir ayı aşan kutlamaların yapıldığı bayramlar vardır.

HİTİT MİTOLOJİSİNİ. AVCI KEŞŞİ VE KARISI

Avcı Keşşi ve Karısı


  HİTİT MİTOLOJİSİNİ. AVCI KEŞŞİ VE KARISI


Hurrice olan Avcı Keşşi masalının, Hititçe ve Hurrice fragmanları yanında Amarna (Mısır)’da Akadca nüshaları da ele geçmiştir.

Bu masalın özeti şöyledir:

“Keşşi kötü bir adam olan Udubşarri’nin kızkardeşi güzel Şintalimeni ile evlenince tüm ilgisini karısına göstermeye başlar. Bunun sonucunda da tanrılara libasyonları ve ekmek kurbanlarını ihmal eder. Üstelik o, artık avlanmak için dağlara da gitmez.

Bu durum Keşşii’nin annesini de rahatsız etmektedir. Sonunda annesi Keşşi’yi ‘karın sadece senin aşkının gayesi olmakta ve bana da hiçbir şey getirmiyorsun, üstelik avlanmaya dağlara da gitmiyorsun’ sözleriyle uyarır. Bu sözlere alınan
Keşşi mızrağını ve köpeğini yanına alarak dağlara avlanmaya gider ama tanrılar Keşşi’ye kızgındır ve ondan av etini saklamaktadırlar. Çünkü o, libasyonarı ihmal etmiştir. Avlanamadan üç ay boyunca dağlarda başıboş gezen Keşşi artık yorgundur kente eli boş dönmek istememektedir, üstelik hastalanmıştır.”

Metnin bundan sonraki kısımları oldukça kırıktır ve bir anlam çıkarılamamaktadır. Ancak metnin sağlam olan kısımlarından Keşşi kentine dönmüştür ve bazı rüyalar görmektedir. Bu rüyaların yorumunu annesine sorar. Ancak annesinin rüyaları hakkındaki yorumlarını yine metnin kırık olmasından dolayı okuyamıyoruz.

Sonuç olarak, bir Anadolu halkı olan Hititlerin diğer ulusların edebiyatlarını kopya ederek oluşturdukları bu efsaneler, bugün Anadolu kültüründe yaşatılmaktır. Bu konu yukarıda diğer efsaneler işlenirken mitlerin günümüze yansımalarının üzerinde birkaç cümle ile kısaca durulmuştur. Bir Anadolu geleneği olan yardımlaşma ve hediyeşleme kültürünün Hitit dünyasında da yaygın olduğunu ‘Güneş Tanrısı, İnek ve Balıkçı’ masalı çok güzel bir şekilde özetlemektedir:

“Balıkçı Urma şehrine vardı. Evine gitti ve bir sandalyeye oturdu. Balıkçı karısına şöyle söyledi: ‘Benim sana söyleyeceklerime dikkat et. Bu çocuğu al, yatak odasına git, yatağa yat ve feryat et. Bütün kent seni işitecek ve şöyle söyleyecek: ‘Balıkçının karısı bir çocuk doğuruyor! Böylece biri bize ekmek getirecek, diğeri bize bira getirecek ve başka biri bize daima bereketli ürün getirecek.’ Kadın zekidir. O bizzat kendini diğerlerinin yetkilerinden ayırmaktadır. O tanrının otoritesine bağlıdır. O kadının bağlılığında bulunur ve o, kocasının sözlerini dinlememezlik yapmaz. dunyadinleri.com Balıkçının karısı adamın sözünü işitti, yatak odasına gitti, yatağa uzandı ve feryat etmeye başladı. Kentin insanları işittiklerinde, onlar şöyle söyledi: ‘Balıkçının karısı bir çocuk doğuruyor.’ Kentin insanları bunu söyledi ve ona bazı şeyler getirmeye başladı. Biri ekmek getirdi ve diğerleri bira ve bereketli ürün getirdi.”


Mezopotamya Mitolojileri . HARUT VE MARUT

Harut ve Marut


HARUT VE MARUT


Harut ve Marut, Pers mitolojisinde, (Zerdüştlük)te ve Kur'an'da ismi geçen iki melek. Hurdad ile Harut, Murdad ile de Marut arasında bağlantı kurulur. Murdad ile bağlantılı olduğu düşünülen bir başka konu ise Marduk'tur.
Marduk, Marduk ile Marut arasında etimolojik köken bağlantısı kurulur
Mitolojik köken / etimoloji
Avesta'nın bölümlerinden olan Vendidad'a göre Kral Tanrı Ahura Mazda ile Kral Şeytan Ehrimen'in sayısız "asker"ler, "erbaş"lar, "subay' ve "komutan"lardan oluşan orduları bulunmakta ve bunlar birbirleriyle çatışmaktaydılar.[1]
Ahura Mazda'nın yanında altı komutan "melek" bulunur. Kralın "yardımcı"ları ve "Bakan"ları durumunda, taht (Arş)'ın önünde "buyruk" alır ve yerine getirirler.
"Behmen; "; Yararlı Hayvanlar Bakanı"
"Erdibihişt"; "Ateş Bakanı."
"Şehriver" ;"Madenler Bakanı."
"Spenta-Aramitié;"Yeryüzü Bakanı."
"Haur-Vatat veya (Hurdâd)"; "İyi sağlık"
"Amertat veya (Murdâd)"; "Ölmezlik".[2]
Turan Dursun'a göre Harut ve Marut isimli melekler ile birlikte 4 büyük melek Zerdüştlükten Yahudiliğe, oradan da Hırıstiyanlık ve İslam'a geçen Pers mitolojisine ait ruhani figürlerden başkası değildir.[3]
William St. Clair Tisdall Harut ve Marut'un Ermeniler'in hırıstiyanlık öncesi tapındıkları iki ilah'ın ismi olduğunu söyler. Onlar tanrıça spandaramit'in yardımcıları idiler. Yeryüzünün verimliliği ile ilgiliydiler.[4]
Eski bazı kaynaklarda, Hristiyan ve Yahudi kaynakları da referans gösterilerek Babil'in düşmüş melekleri olarak da adlandırılırlar. Efsaneye göre melekler, insanların işledikleri günahları görünce kınarlar, Allah "Siz onların yerinde olsanız aynısını yapardınız" der vemeleklerden en iyilerinden ikisi, Harut ve Marut seçilerek Babil şehrine yargıç olarak gönderilir.
İslami yazarlarca kabul gören açıklama Harut ve Marut'un Allah'ın emri ile sadece insanlara çeşitli bilgileri ve sihri öğreten iki melek olduğudur. Bazı tefsirlerde Harut ve Marut'un melek değil insan olabileceği belirtilmiştir.
Hikaye
Harut ile Marut aralarında sohbet eden iki melekti. Sohbetlerinde "İnsanlar yerine biz duygu sahibi olsaydık sürekli ibadet ederdik" diyorlardı. Allah onlara "Size şehvet duygusunu verseydim siz insanlardan daha çok günah işlerdiniz" demiş. Melekler kendilerine güveniyorlarmış. Allah onlara şehvet duygusu verip dünyaya indirmiş. Harut ile Marut bir kadın görmüşler. Kadın Harut ile Marut'a bir şartla onlarla birlikte olacağını söylemiş. Ya kocasını öldürecek, ya puta tapacak ya da şarap içeceklerdi. Şarap içmeyi tercih ettiler.
Hikayeye göre kadın bir şartta daha bulundu. Aşk duygusuna kapılan Harut ile Marut bu şartı da kabul etmişler. Kadının şartı ona ism-i azamı öğretmeleriydi. Onlar öğretince kadın söyleyip gökyüzüne çıkmış. Allah kadını Zühre yıldızının üstüne koymuş ve Harut ile Marut'u da Babilde bir yerde baş aşağı kıyamete kadar duracakları cezasını vermiş.
Kur'anda
Konu ile ilgili Bakara Suresinin 102. ayetinin Türkçe meali:
"Ve onlar, Süleyman'ın mülkü hakkında şeytanların anlattıklarına uydular. Süleyman inkâr etmedi; ancak şeytanlar inkâr etti. Onlar, insanlara sihri ve Babil'deki iki meleğe Harut'a ve Marut'a indirileni öğretiyorlardı. Oysa o ikisi: "Biz, yalnızca bir fitneyiz, sakın inkâr etme" demedikçe hiç kimseye (bir şey) öğretmezlerdi. Fakat onlardan erkekle karısının arasını açan şeyi öğreniyorlardı. Oysa onunla Allah'ın izni olmadıkça hiç kimseye zarar veremezlerdi. Buna rağmen kendilerine zarar verecek ve yarar sağlamayacak şeyi öğreniyorlardı. Andolsun onlar, bunu satın almanın, ahiretten hiçbir payı olmadığını bildiler; kendi nefislerinin karşılığında sattıkları şey ne kötü; bir bilselerdi."
Kaynakça
1^ https://www.webcitation.org/6Tyhi3eB8
2^ https://www.webcitation.org/6Tyhi3eB8
3^ https://www.webcitation.org/6Tyhi3eB8
4^ William St. Clair Tisdall, The Original Sources of the Quran

6 Eylül 2019 Cuma

Van’da 5 bin yıl öncesine ait yapılar bulundu




Van’da 5 bin yıl öncesine ait yapılar bulundu

İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Van Bölgesi Tarih ve Arkeoloji Merkezi Müdürü Doç. Dr. Erkan Konyar başkanlığında, 10 üniversitede görevli arkeolog ve bilim insanlarından oluşan 50 kişilik ekiple yürütülen kazı çalışmaları sürüyor.
Daha önce Van’ın tarihi yapısının yanı sıra Urartular dönemine ait bulguların ortaya çıkarıldığı höyükte sürdürülen çalışmalarda 5 bin yıl öncesine ait 2 oda ile İlk Çağı dönemine ait çanak ve çömleklere ulaşıldı.

“Bizim için sürpriz oldu”

Doç. Dr. Konyar, AA muhabirine yaptığı açıklamada, bölgenin en uzun soluklu kazı çalışmasını yürüttüklerini söyledi.
Yerleşme tarihi açısından höyüğün büyük önem taşıdığını anlatan Konyar, “Son günlerde bizim için sürpriz olan verilerle karşılaştık. Van’ın 5 bin yıl öncesine ait evlerine, dönemin yapı kalıntılarına, kullanılan çanak çömleklere ulaştık. Bizim için oldukça sürpriz oldu. Çünkü Van’da son 60 yıldır böyle verilere ulaşılmamıştı.” dedi.
Ortaya çıkarılan bulguların Van’ın kadim bir tarihe sahip olduğunu gösterdiğini ifade eden Konyar, şunları kaydetti:
“İlk Tunç Çağı, yani milattan önce 3 bin 500 yıl önce Van’da yaşayan toplumların evlerine ulaşmaya başladık. İki tür ev karşımıza çıkıyor. Bir tanesi yuvarlak planlı diğeri de kare planlı ev. İlk Tunç Çağı toplumu 3 metrekare planlı kerpiç konutlarda yaşamış. Hayvancılık ve kısmen tarımla uğraşmışlar. Bunların sadece evlerini ortaya çıkarmıyoruz, yaşam koşullarını, yiyeceklerini, çanak ve çömleklerini de yeni teknolojiyle değerlendireceğiz.”
Kazılarda milattan önce 6-7 bin yıl öncesine ait çanak ve çömleklerle karşılaştıklarını bildiren Konyar, 7 bin yıllık sürecin kalıntılarının yavaş yavaş ortaya çıkmaya başladığını, bunun da kentsel arkeoloji açısından sevindirici olduğunu vurguladı.
(AA)

3.000 Yıl Önce Dünyayı Geri Dönülemez Şekilde Değiştirdik






3.000 Yıl Önce 

Dünyayı Geri Dönülemez Şekilde

 Değiştirdik

İnsanların tarım ve diğer uygulamalar ile gezegeni değiştirmeye başlaması, tahmin edildiği gibi 1850’lerde değil, 3.000 yıl önce olmuş.

İnsanlar gezegeni düşünülenden çok daha önce değiştirmeye başladı. Araştırmaya göre, 3.000 yıl önce gezegen, avcı-toplayıcılar, çiftçiler ve pastoralistler tarafından büyük ölçüde değiştirilmişti.
İnsan toplumlarının gezegeni nasıl değiştirdiğini gösteren örnekler oldukça çok: Yollar ve evler inşa etmek, ormanları tarım için temizlemek, tren tünelleri kazmak, ozon tabakasını inceltmek, türlerin soyunun tüketmek, iklimi değiştirmek ve okyanusları asitlendirmek. İnsan etkileri her yerde. Toplumlar Dünya’yı o kadar değiştirdi ki, bu etkilerin çoğunu tersine çevirmek imkansız.
Bazı araştırmacılar, bu değişikliklerin o kadar büyük olduğuna inanıyor ki, Antroposen çağının, yani Dünya tarihinde yeni bir “insanlık çağı”nın başladığını söylüyor.
Jeologlardan oluşan bir ekip yakın zaman önce, Antroposen çağının başlangıcını 20. yüzyılın ortalarındaki çarpıcı bir göstergeye dayanarak adlandırmayı önerdi: 1950’lerin başlarında nükleer bomba testlerinden yayılan radyoaktif toz.
Ancak yeni araştırma bu tarihi çok daha geriye çekiyor.

İtalyan Alpleri. 3.000 yıl önce yoğun tarım veya arazinin sürekli ekimi bugün hala uygulanan çoğu bölgede yaygındı. C: Andrea Kay

Herkes bugünün sanayileşmiş, küreselleşmiş toplumlarının yeni bir jeolojik dönem tanımlayacak kadar uzun süre var olacağından emin değil. Belki de uzun ve kalıcı bir çağdan ziyade bir olay yaşıyoruz.
Diğerleri, jeolojik kayıttaki insan etkilerinin başlangıcını anlamak için Dünya’nın jeolojik kayıtlarında tek bir ince çizgi seçmenin faydasını tartışıyor. Belki Antroposen dünyanın farklı yerlerinde farklı zamanlarda başlamıştı.
Örneğin, ilk tarım örnekleri farklı zamanlarda farklı yerlerde ortaya çıkmış ve çevre üzerinde büyük etkiler yaratmıştı. Arazi temizliği, habitat kayıpları, nesil tükenmeleri, erozyon ve karbon emisyonları yoluyla, küresel iklimini sonsuza dek değiştirmek bunlardan bazıları.
Birden fazla başlangıç varsa, bilim insanlarının daha karmaşık soruları cevaplaması gerekir; tarım dünyanın farklı yerlerinde doğal ortamı ne zaman değiştirmeye başladı?
Bu zor bir soru, çünkü arkeologlar araştırmalarını sınırlı sayıda sahaya ve bölgeye odaklama ve tarımın en erken göründüğüne inanılan yerlere öncelik verme eğiliminde. Bugüne kadar, arkeologların zaman içinde dünya genelinde arazi kullanımı değişikliklerini bir araya getirmeleri neredeyse imkansız hale geldi.

İspanya’nın Valencia bölgesinde tarım. C: Michael Barton

Yerel uzmanların küresel cevapları
Bu soruları ele almak için arkeologlar, antropologlar ve coğrafyacılar arasında gezegen genelinde toprak kullanımıyla ilgili arkeolojik bilgileri araştırmak için bir işbirliği yapıldı.
Araştırmacılar, dünyanın dört bir yanından 1.300’ün üzerinde arkeologtan, eski insanların, 10.000 yıl öncesinden 1850’ye kadar olan Antarktika dışındaki tüm kıtaları kapsayan 146 bölgedeki toprağı nasıl kullandıklarına ilişkin bilgilere katkıda bulunmalarını istedi.
Şimdiye kadar gerçekleştirilen en büyük uzman arkeoloji kitle kaynaklı projesini temsil eden 250’den fazla kişi yanıt verdi.
Çalışma, daha önce yapılan çalışmalarda nadiren göz önüne alınan, gezegenin genelinde toprak kullanımıyla ilgili mevcut arkeolojik bilginin haritasını çıkardı.
Araştırmacılar kitle kaynaklı bir yaklaşım kullandılar; çünkü bilimsel yayınlar her zaman küresel karşılaştırmaya izin vermek için gereken orijinal verileri içermiyor. Bu veriler arkeologlar tarafından paylaşılsa bile, bir projeden diğerine birçok farklı format kullanıyorlar ve bu da büyük ölçekli analiz için birleştirmeyi zorlaştırıyor.
Araştırmacıların amacı, işin kontrol edilmesini ve verilerin tekrar kullanılmasını kolaylaştırmaktı – Tüm araştırma materyallerini çevrimiçi olarak herkesin rahatça erişebileceği bir yere koydular.

Bali, Endonezya pirinç terasları. C: Andrew Kay

Daha eski ve daha geniş çaplı insan etkileri
Çalışma, gezegenin her tarafından uzman arkeolojik bilgi edinmesine rağmen, Güneydoğu Asya, Avrupa, Kuzey Çin, Avustralya ve Kuzey Amerika da dahil olmak üzere bazı bölgelerde veriler diğerlerinden daha fazla mevcuttu.
Bunun nedeni muhtemelen Afrika, Güneydoğu Asya ve Güney Amerika gibi bu bölgelerde, başka yerlerden daha fazla arkeolog çalışmış olmasıydı.
Arkeologlar, bölgelerin neredeyse yarısının (yüzde 42) 6.000 yıl öncesine kadar bir çeşit tarım biçimine sahip olduğunu ve dünyadaki tarım ekonomilerinin yaygın olduğunu bildirdi.
Ayrıca, bu sonuçlar, tarımın başlamasının, arazi kullanım tarihinin en yaygın küresel yeniden inşasında önerilenden daha erken ve yaygın olduğunu gösterdi.
Bu oldukça önemli, çünkü iklim bilimciler, gelecekteki iklim değişikliğini tahmin etmek için sıklıkla geçmiş şartların bu veritabanını kullanıyor.
Araştırma ayrıca, avlanma ve yiyecek arama işleminin yerini, istisnalar olsa da çoğu yerde pastoralizm (gıda ve diğer kaynaklar için inek ve koyun gibi hayvanları yetiştirme) ve tarımla değiştiğini gösterdi.
Birkaç bölgede ise tarım sadece yiyecek toplamanın yerine geçmedi, onunla birleşti ve bir süre birlikte var oldu.
Antroposen çağının derin kökleri
Global arkeolojik veriler, çevrelerin insan kaynaklı dönüşümünün farklı bölgelerde farklı zamanlarda başladığını ve tarımın ortaya çıkmasıyla hızlandığını gösteriyor.
Bununla birlikte, 3.000 yıl önce gezegenin çoğu, avcı-toplayıcılar, çiftçiler ve pastoralistler tarafından değiştirilmişti.
Araştırmacılar, “Geçmişe ilişkin bilgiler gelecekteki küresel değişimin tahminlerini bildirdiğinden, iklim ve arazi kullanımı açısından geçmiş arazi kullanımına dair sağlam kanıtlar paha biçilmez.” diyor.
Projeye dahil olmayan paleoekolog John Williams, “Bu önemli bir makale. Gezegenin ekolojik ve iklim sistemlerinin insan egemenliği çağı olan Antroposenin sadece birkaç yüz yıl önce başlamadığı açıkça ortaya çıkıyor. Binlerce yıl öncesine kadar izini sürebilirsiniz.” diyor.

Science Alert. 30 Ağustos 2019.
Makale: Stephens, L., Fuller, D., Boivin, N., Rick, T., Gauthier, N., Kay, A., … & Denham, T. (2019). Archaeological assessment reveals Earth’s early transformation through land use. Science, 365(6456), 897-902.

1 Eylül 2019 Pazar

MEZOPOTAMYA’DA GEÇİŞ EVRELERİNDEN ”HASSUNA”

MEZOPOTAMYA’DA GEÇİŞ EVRELERİNDEN ”HASSUNA”

M.Ö. 9-7. binyılları arasında başlayan sınırlı tarım, basit hayvancılık, kerpiç evler sürekli yaygın hale gelmeye başladı. Araştırmacılar bu gelişimlerin yaşandığı döneme “Çanak Çömleksiz Neolitik B” kısaca PPNB (Pre Pottery Neolithic B) adını verdiler. Özellikle bu dönem için araştırma yapacak olanlara kısa bir not olarak Çayönü yerleşimini inceleyebileceklerini çünkü Çayönü’nün PPNB’nin tamamını eksiksiz olarak yaşadığını belirtmekte fayda vardır. Yani PPNB’yi daha iyi anlamak için Çayönü yerleşiminden faydalanılabilir.
Konumuza tekrar dönecek olursak, kile şekil verilerek kap ve benzeri emek malzemelerinin yapılması, günlük hayatta kullanılan çanak çömleklerin yapılması, başlarda dönem dönem yerleşik olarak yaşanan bu yerleşmelerin giderek sürekli yaşanan alan halini alması aslında günümüzde dahi devam eden köy hayatının temellerini oluşturmuş ve bir yaşam biçimi halini almıştır. Bunların hepsi Neolitik dönemin getirdiği birikimlerdir. M.Ö. 7.binyıl sonları ve 6.binyılın ilk yarısı olarak hesaplanan tarih aralığı ise köy yaşamanın tamamen benimsenmesi, yazılı belgelerin ortaya çıkışına kadar olan döneme neredeyse şekil vermesi bakımından önemli kültürlere ev sahipliği yapmıştır. Bu dönem aralığı daha çok ev plan tipleri, çanak çömlek tipleri içine alarak tanımlanan karakteristik özellikleri ile adlandırılmıştır. Bu kültürler Hassuna, Samarra, Halaf ve Obeid olarak kendine has değişim ve karakteristik özellikleri ile birbirinden ayrılmış, kimi zaman birikimlerin getirdiği eskiyi terk ediş kimi zaman ise üstüne koyarak ilerleyiş olarak göze çarpmaktadır. Bu yüzden yukarda adlarını verdiğimiz kültürler hem bir yerleşim adını hem de farklı zamanlarda ortaya çıkan kültürleri anlatırken kullanılmaktadır.

HASSUNA DÖNEMİ

Mezopotamya’da tarımla uğraşan erken köy toplumlarının öncüsü olan bu dönemde özellikle ev plan tipleri ile beraber çanak çömlekler kendilerine has özellikler ile karşımıza çıkmaktadır. Bu bölümde Hassuna döneminin bu özelliklerinden bahsetmeye çalışacağız.


Tell Hassuna, Musul’un yaklaşık 30 km güneyinde bulunan ve bu dönem için otorite olarak kabul edildiğinden döneme adını veren yerleşimdir. Kazıları 1943 yılında Irak bölgesinde Seton Lloyd ve Fuad Safar tarafından başlatılmıştır (Lloyd and Safar 1945). Bölgenin özelliği o dönemde daha önce bir arkeolojik çalışma veya başka bir çalışma yapılmamasından dolayı bakir bir toprağa sahip olması ile beraber kaba çanak çömlekleri ve taş alet imalatı yapıldığının anlaşılmasıdır. Neolitik dönem çiftçi yaşam alanlarına baraka veya çadırlarına dair ise bir iz bulunamamıştır. Bu ilk köy yerleşmesinde ancak altı katman evler, devamlı olarak daha geniş ve büyük olarak inşa edilmiştir. Bu yapılar inşa malzemeleri ve planları bakımından bugünkü Kuzey Irak yerleşimleri ile benzerlik göstermektedir. İki bloktan oluşan bir avlu çevresinde düzenlenmiş altı veya yedi odalı olarak yapılmışlardır. Bir blok oturma bölümünde, diğeri ise mutfak gibi bölümlerden oluşmaktadır. Duvarları sıkıştırılmış çamurdan yapılmıştır. Tabanı çamur ve samandan harç yapılarak taşla döşenmiştir. Tahılların, ağızları yukarı bakan ve pişmemiş kil ile kapatılan geniş kutular içinde yerin altında muhafaza edildiği, ekmeklerin bugünkü modern fırınlara benzer kubbeli fırınlarda pişirilmiş olduğu anlaşılmaktadır.

Çakmaktaşından yapılmış orak ve bıçaklar, taş çapalar, kil ağırşaklar, kaba yapılmış görüntüsünden kadın olduğu anlaşılan kil figürinler burada mevcuttur. Evin içerisine bakıldığında büyük bir kavanoz içinde çocuk kemiklerinin yanı sıra küçük kaplar içinde de ona eşlik eden kemiklerin yaşamdan sonra onlara ikram edildiği düşünülürken garip şekilde büyük insan iskeletleri odaların köşelerine yığılmış olarak bulunmuştur. Bu kemiklerin ritüel eşliğinde kil kutuların içine atıldığı ya da sanduka mezarlar içinde gömüldüğü olağan bir cenaze töreni olarak hediye yapıldığı düşünülmektedir. Birkaç kafatası üzerinde yapılan çalışmalar onların büyük dişli ve uzun başlı oldukları ve Jericho ve Byblos’da bulunanlar ile benzerlik gösterdikleri yani Bereketli Hilal dediğimiz bölgenin özelliklerine sahip olduklarını göstermekle beraber bölgenin Geç Neolitik dönemde nüfus artışı gördüğü önerisini doğruladığı uzmanlarca düşünülmektedir (Coon 1950).
Hassuna’da keşfedilen çanak-çömlekler arkaik ve standart mallar olarak iki gruba ayrılmıştır. Arkaik malların Ia ile III. seviyelerde olduğu anlaşılmaktadır. Genel ayırt edici özelliklerine bakıldığında uzun, yuvarlak ya da üstten alta doğru genişleyerek yuvarlandığı görülmektedir. Bunun dışında bezemesiz ve kaba oldukları kilden yapıldıkları görülmektedir. Daha ince olan kâselerin ise siyah taş veya kemik ile perdahlandığı ve fırınlanmış oldukları görülmektedir. Kâse ve yuvarlak kavanozların kısa ve düz boyunlu sade tasarıma sahip oldukları kırılgan ve kırmızı perdahlı oldukları görülmektedir. Hassuna’nın Standart mallarına bakıldığında ise onların IV ve VI seviyelerinde olduğu görülmektedir. Kâse ve kavanozların aynı şekilde boyandığı tasarımlarının benzer olduğu ancak daha mat kahverengi ve kalın oldukları anlaşılmaktadır. Duruş olarak daha geniş yapıldıkları görülmektedir. Kapların neredeyse baştan sona hepsinin üstün körü yapıldığı görülmektedir.
Arkaik keramiklere baktığımız zaman Türkiye’de Sakçe Gözü (Mersin), Suriye’de Karkamış (Amuk Ovası) ve Filistin’de Megiddo ve Jericho derin katmanlarda ortak özellik gösterdiğini görüyoruz (Dabbagh 1965). Irak’ın kuzey bölümünde arkeolojik olarak küçük sayılabilecek bir alanda dağılmış olarak Hassuna çanak çömleklerini Dicle’den Jabal Hamrin’e kadar görülmekte ve erişilebilmektedir. Bu malların Niniveh’in en derin katmanlarıyla benzer olduğu anlaşılmaktadır. Musul karşısında bulunan Mattarah (Braidwood 1952), güney Kerkük ve Shimshara’da(Mortensen 1970) yani Zap bölgesinin bir kısmında da görülmektedir. Onların ayrıca Yarım Tepe (Merpert and Munchaev 1973), (Merpert and Munchaev 1987) ve Tell Afar’ın XIII seviyeleriyle de kare veya yuvarlak planlı evlerle, araç veya silahlarla, çakmaktaşı ve obsidyenlerle, metal süs eşyalarıyla, küçük kil figürinlerle, kil disklerle… vb ilişkili oldukları düşünülür. Dönem insanları bütün bu objelerin, muhtemelen iple boyunları etrafında iz bırakıp sonra kil ile sıvayarak ve son olarak üzerine mühür vurarak tıpkı önceki dönemlerde olduğu gibi kime ait olduğunu belirtirlerdi. Damga mühürlerin ve devam eden süreçte silindir mühürlerin Mezopotamya sivilizasyonunda önemli bir yeri vardır. Günümüz bilim insanlarından bazıları mühürlerin bu dönemde tılsımlı veya nazar boncuğu görevi gördüğünü de düşünmektedir.
Yarım Tepe’nin yaklaşık 50 km güneyinde sadece yağmur suyu ile sulama yapılabilen Cezire çöl bölgesinin yakınında bulunan Umm Dabaghiya kazıları 1971-1973 yılları arasında Diana Kirkbride tarafından kazılmış ve bu döneme ait veriler sunmuştur (Kırkbride 1972-75-82). Umm Dabaghiya göçebelerin uğrayıp ufak ticari değiş tokuşlar yaptıkları küçük bir yerleşimdi. Yabani ceylan veya benzeri hayvanları avlayıp derilerini yüzerlerdi daha sonra onları başka yerlere gönderirlerdi. Muhtemelen kaba ve boyalı keramikler daha eski dönemlere aitti, buna bağlı olarak alan pek çok belirgin ve ayırıcı özelliklere sahipti. Mesela, evlerin zeminleri genelde geniş kilden yapılmış kalıplarla döşenmişti, sonraki dönemde duvar ve zemin alçı ile sık sık özenle sıvanmış ve kırmızı renk verilmişti. Bir inşada yaban hayvan avını temsil eden fresk parçaları bulundu, bir örümcek ile akbaba olduğu düşünülen bir türün yumurtaları ile uçtuğu da temsil edilmekteydi. Birkaç evde alabaster özenle oyulmuş cilalı kâseler ortaya çıkarıldı. Yerleşimde görülen baskın mallar kilden yapılmış kaplar, çanak çömlek ve kavanozlar bunları dışında küçük şekilde yapılmış insan ve hayvan figürinleridir. Diğer Hassuna kültür alanları Tell Sotto ve Kültepe ve Tell Afar alanlarıdır(Egami 1976). Ticaret yolları üzerinden kuzey ve batıya doğru bakıldığında Umm Dab kültürünün sıvalı zeminleri ve ok başı örnekleri Suriye bölgesinde Ras Shamra ve Byblos yerleşimleri ile, kırmızı ve freskli duvarlar ise çağdaş dönemde Anadolu’da bulunan Çatalhöyük ile benzerlik göstermektedir (Roux 1992).

 

KAYNAKÇA

C.S. Coon 1950, Three Skulls From Hassuna, Sumer IV, 6-93.
D. Kırkbride 1972 and 1975 and 1982, Preliminary Reports in Iraq from Vol. XXXXIV to Vol. XXXVII, (London).
D. Kırkbride 1982, Umm Dabaghiyah ‘’Fifty Years of Mesopotamian Discovery, J.Curtis (ed.), 11-21.
Excavated by the Yarim Tepe team Summaries in ‘’Excavations in Iraq’’ Iraq XXXV (1973), XXXVII (1975), XVIII (1976) and XXXVII (1977).
G. Roux 1992, Ancient Iraq, Penguin Books, (London).
N. Egami 1976, Telul eth-Thalathat, Japanase Excavations from 1956 to 1965, Resumed in 1976, Final Reports, 3 Vols., (Tokyo).
N.Y. Merpert and R.M. Munchaev 1973, Early Agricultural Settlements in the Sinjar Plain, Northern Iraq, Iraq XXXV, 93-113.
N.Y. Merpert and R.M. Munchaev 1987, The Earliest Levels at Yarım Tepe I and Yarım Tepe II in Northern Iraq, Iraq XLVI, 1-36.
P. Mortensen 1970, Tell Shimshara, The Hassuna Period, Danish Excavations in 1957-1958, (Copenhagen).
R.J. Braidwood 1952, Matarrah, a southern variant of the Hassunan assembladge, Excavated in 1942, FNES XI, 1-75.
S. Lloyd and F.Safar 1945, Tell Hassuna, FNES IV, 89-255. T. Dabbagh 1965, Hassuna Pottery, Sumer XXI, 93-111